Bilindiği gibi, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın; “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence…” (1) şeklindeki demecine karşı güçlü bir tepki yükseldi.
Lgbtt örgütlerin, Kavaf hakkında suç duyurusunda bulunmaları dışında; Mehmet Sevigen ve Sebahat Tuncel’in, mecliste konuya ilişkin soru önergesi vermeleri, AKP içinden de, milletvekili Nursuna Memecan’ın, Kavaf’ın sözlerini açıklıkla eleştirmesi önemliydi. Yine Türk Tabipleri Birliği, Türkiye Psikiyatri Derneği ve Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği de, yayınladıkları açıklamalarında; eşcinselliğin bir bozukluk ve hastalık olmadığını, Kavaf’ın sözlerinin, bilimsel tıbba ve insan haklarına aykırı olduğunu; kendisinin istifa etmesi gerektiğini belirttiler. Tepkilerin böylesine yoğun olduğu günlerde, neredeyse her akşam, bir ya da iki kanalda, eşcinselliğin konu edildiğini gördük. Ancak, Lgbtt örgütlerden katılımcı arkadaşlarımızın, olağanüstü gayretlerine rağmen, bu programlara dahil olmanın; ne getirip, ne götüreceğini iyice düşünmek gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü “uzman” Lgbtt fobikler de, heteroseksizmin sözcülüğünü yapacak karşı tarafı oluşturmaları için oradaydılar. Anaakım medyanın, alışılmış tavrıyla, bu programlarda da, gayet kışkırtıcı bir yayıncılık anlayışı sergilemesi endişe verici… Her özgürlük arayışı, diğer yandan da; o grubun “değersiz, aşağı” sosyal konumuna rıza göstermesi gerektiğine ilişkin arsızca siyaset üreten eşitlik karşıtlarının gerici tepkisini büyütüyor. Kavaf’ın nefret söylemini eleştirenlerin ardından; bu defa, yurttan sesler nefret korosunun karşıt tepkisi yükseldi. Önce, ismi “Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği” olan Müslüman bir sivil toplum kuruluşu, açıklama yayınladı: “Bakan Aliye Kavaf’ı Hedef Haline Getiren Eşcinsellik Lobileri İnsan ve Fıtratına Yönelik Ahlaksız bir Tuzak Kuruyorlar!” (2) başlıklı açıklamada, “ahlak karşıtı kara propaganda” yapmakla suçlanan eşcinseller ve -kendi ifadeleriyle- eşcinsellik teşvikçilerinin, ev sahibini bastırmaya çalışan yavuz hırsızlar oldukları beyan edildi. Yine, 22 Mart tarihinde, yirmiden fazla Müslüman Sivil Toplum Kuruluşu; “Eşcinsellik hastalıktır” görüşünü destekleyen mektuplarını, kamuoyuna duyurdular. Bu mektuptaki ağır itiraz şu: “Eşcinselliğin, cinsel yönelim kabul edilerek meşrulaştırılması ve nesil emniyetini tehdit eden bir anomali olarak görülmemesi; aile yapısının bozulmasına ve neslin imhasına sebep olmaktadır” (3) Mektup imzacılarının, çözüm için de kapsamlı bir önerileri var:
“Bu durumu yaşayan kişilerin alabilecekleri her türlü tedavi ortamını kolay ulaşılabilir bir şekilde sağlamak ve eşcinselliğin yaygınlaşmasını engellemek gerekmektedir. Bunun için Sağlık, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet, İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlıkları olmak üzere, ilgili tüm birimlerin -gerek duyulan hallerde sivil toplum kuruluşları ile işbirliği halinde- yapacağı çalışmalar hayati önem taşımaktadır.”
Bu metinlerde, geliştirildiğini gördüğümüz, güncellenmiş heteroseksist söylem; 2008 yılında, Bulgaristan’da, aşırı milliyetçi “Bulgar Ulusal Birliği Partisi”nin, “Toleranslı Olma, Normal Ol” sloganıyla örgütlediği, eşcinsel karşıtı kampanyayı hatırlatıyor. Heteroseksizmin bekçileri artık Lut kavmi meselini vermekle yetinmiyorlar. “Günahkâr, sapık, hasta, iğrenç” demeyi sürdürmekle birlikte, bunların kâfi gelmeyeceğini nihayet anlamış olmalılar ki, hak savunuculuğunun ve lgbtt örgütlerin terimlerini de katarak; lafzı tazeleme çabasına girerken, yeni bir hayalet korkuya sarılıyorlar: Eşcinsel lobiler…
Bilindiği gibi, lobicilik kavramının çağrışımları Türkiye’de tümüyle olumsuz… Ve azınlık gruplarla özdeşleştirilmiş durumda… Mesela dünyada Ermeni, Yahudi lobisi faaliyetleri vardır da, Türk lobisi faaliyetleri yoktur. Eşcinsel, gey lobisi (!) vardır da; eşcinsellere ayrımcılığın diz değil, baş boyu olduğu sosyal yapıda, güya heteroseksüel lobicilik yoktur. Ne de olsa, “Ev Sahipleri”nin yaptığı şey, lobicilik olamaz. Onlar, evin, yani mülkiyete dönüştürdükleri yaşam alanının tapusunu, kendi üzerlerine geçirmişlerdir ve bu işgalciliğe, hiyerarşik düzene yapılacak her itiraz, haliyle hırsızlıktır. Aslında, kapalı kapılar ardında bir kulis faaliyeti şeklinde tanımlanabilecek lobiciliğin, daha çok egemen sınıfın, erklilerin hatta cemaatlerin tarzı olduğu ve açık politika yürüten, Türkiye lgbtt’lerinin örgütlenme yöntemi olmadığı apaçık… Ancak terimin uyandırdığı irrasyonel hissiyat sebebiyle; özgürlükçü ve eşitlikçi bir sosyal yapıdan yana olan lgbtt hareketini bu isimle etiketleme siyasetini güdecekler.
Öte yandan, neslin emniyetini sağladığı iddiasıyla heteroseksüelliği kutsarken, eşcinselliği de; neslin imhasına sebep olduğu varsayımıyla, tedaviye muhtaç bir anomali olarak kabul etmek, en hafif deyimle, üzerinde yaşadığı dünyadan bihaber bir şuursuzluğun göstergesidir. Diğer hayvanlarla tüm empati ilişkisini; yenilecek etin murdar olup olmadığı ya da kurbanlıkların ve mezbahalardaki hayvanların helal kesimi üzerinden kurmuş olanların; insan merkezli bir “nesil devamlılığı” tezine panik içinde sarılmalarına şaşırmıyorum. Cinselliği, aşka, hazza değil; salt üreme amacına bağlama gayretkeşliğinin kendi içindeki tutarsızlıkları bir yana, gözden kaçırılmaması gereken; gerçekte, nesil emniyetini asıl tehdit edenin; gezegenin tüm biyolojik kaynaklarını gasp ederek canlı çeşitliliğini hızla azaltan, tüketici bir insan kalabalığının varlığı ve aşırı nüfus artışının olduğudur. Bu gün, insan kaynaklı kirlilik ve kıtlıktan en çok etkilenenler; balıklar, kuşlar, sürüngenler, memeliler olsa da, milyarlarca insanın da, açlık ve sefalet içinde yaşamını sürdürdüğünü biliyoruz. Heteroseksizmin bekçileri, gezegendeki ekolojik dengeleri yok eden, üreme-tüketim döngüsü ve nüfus patlamasının sonuçlarına ilişkin ahlaki bir kaygı taşıyorlar mı? Kaldı ki, dertleri illa üreme ise; eşcinsellerin kısır olmadığını ve istedikleri takdirde çocuk sahibi olabildiklerini de hatırlatmak isterim. Ayrıca yeryüzü yaşamını emniyete almanın ilk adımı; tüm insanların ve diğer tüm canlıların temel haklarına gösterilecek saygıyla ve bu gezegenin kimsenin mülkü olmadığının idrak edilmesiyle atılabilir.
“Ahlak karşıtı kara propaganda” yapma suçlamasına gelince… Söz konusu ahlakın, hangi cinsiyetçi sömürülerin paravanı olduğu, insanlık dışı sonuçlarıyla ortadayken, kara propaganda yapmaktan ancak gurur duyulabilir.
1.Hürriyet gazetesi, 07.03.2010 tarihli, Pazar ekinde, Selma Aliye Kavaf ile yapılan röportaj.
2.www.ozgurder.org
3. www.mazlumder.org’de yayınlanan mektup



